Herschell Gordon Lewis : Beyazperde’yi kana bulayan adam




Herschell Gordon Lewis : Beyazperde’yi kana bulayan adam

“İmam yellense cemaat ne yapmaz ki” sözünü haklı çıkarırcasına Hitchcock, Psycho’da o banyonun küvetinden içeri yakın planda kan akıtıp, bir saniyeyi geçmeyen çürümüş bir yüz gösterince ne olduysa oldu beyazperde daha ne olduğunu anlamadan tek bir nokta kalmayacak derecede kana bulandı. Cemaatin arasına karışmış bir terbiyesiz adam Hitchcock’dan gördükleriyle mevzuyu öyle bir sulandırdı ki bu sonuca ulaşmak; Cannibal Holocaust’lardan tutun da bugün Saw, Hostel gibi filmleri izleyip “ne var ki bunlarda” demek gayet normal hale geldi. O sulandıran da gore sinemasının babası Herschell Gordon Lewis’den başkası değil.

Bunları eleştirmek için yazmadım zira istismar sinemasının özellikle Tarantino’nun haklarını teslim etmesiyle birlikte, bu cümleler istismar sinemacıları için övünülecek cümleler haline geldi. Çünkü bu istismar sinemacılarının önünde saygıyla eğilen bir sinema manyağı kitle yetişmişse eğer sebebi Tarantino’nun bu filmleri abartması değil gerçekten de olması gereken değerlerini vermesi aslında. Yoksa dini ve spiritüel öğelerin ağırlıklı kullanıldığı korku sineması örneklerini biraz dışarıda tutarsak 60 sonrası korku sinemasının neredeyse her filminde Lewis’in o Hitchcock çakması gibi duran filmlerinden bir parça bulmamız boşuna değil. Kan pıhtısı anlamına gelen gore kelimesinin bir alt türe verilmesinin sebebi bu adamın adında geçmesi sadece.

Peki en düşük estetik beklentiye sahip bir izleyici için bile alay malzemesi olması kaçınılmaz bu sinema anlayışının bütün korku sinemasına(hatta korku ile kısıtlandırmadan kan sineması bile denilebilir) yön vermesinin sebebi ne olabilir? Bu sorunun cevabını gene Psycho’ya bakılarak verilebilir. Hitchcock Psycho’yu siyah beyaz çekmesinin temel sebebi olarak kanı direk kırmızı olarak ekrana yansıtmaktan çekinmesi olarak gösteriyor. İşte istismar sinemacıları ne sektörün kısıtlamaları içindeydi, ne sansür kurulları gibi baskı gruplarını dikkate alıyorlardı, ne de estetik değerlere sahiplerdi. Birçok konuda baskıcı bir rejime o kadar öfkeliydi ki cinsellik ve şiddeti istediği gibi filmlerine yerleştirmekten çekinmedi. Bu özgürlük onlara her dilediklerini istedikleri gibi filmlerinde kullanabilme imkânı yarattı. Böyle bir umursamaz sinema da sadece şiddet kullanımıyla kısıtlı kalmayarak, korku sinemasının senaryo yapraklarına bile derinden işleyecek klişelerine yansıdı. Seri katilin kasabada yarattığı dehşet, hepsi birbirinden manyak şiddet meraklısı karakterler, çoğu kadın aptal kurbanlar, olayı çözen meraklı ve zeki kadın karakterler vs. Lewis’in 60ların başından itibaren inatla sürdürdüğü sinemasının öğeleriyken Hollywood korku sinemasının öğeleri haline geldi.

Lewis sinemaya önce birkaç sexploitation(cinsel istismar) denemesiyle başladı. Önemli adımları birlikte atacağı David F. Friedman ile ortaklığı da ilk filmi olan bu denemelerle gerçekleşti. Daha sonra sineması yön değiştirdiğinde bile sexploitation ile bağlarını hiç koparmadı. İlk filmi The Prime Time(1960)’dan Boin-n-g(1963)’e gelinceye kadar art arda sıraladığı; bu cinsel istismar filmleriyle kadınları metalaştırıcı ve misojinist öğeleri yüzünden sürekli tepki çekti. İleriki sinema yaşamı boyunca da devam edecek bu tepkiler onun istismar sinemasına her zaman bağlayıcı bir vaziyetteydi. Bu filmlerle aldığı eleştiriler yetmemiş gibi, ulusal çapta tartışma yaratan, onun sinemaya ismini kanlı harflerle yazdıracak film de bu sırada geldi : Blood Feast(Kanlı Şölen)

Kan Şöleni Başlıyor

Lewis’in 1963 yılında çektiği Blood Feast filmiyle kendi sinemasını başka bir yöne taşımakla kalmadı korku sineması içinde de önemli bir alt tür’ün ilk eserini verdi. Mısırlı yemek ustası Ramses inandığı tanrıçası Ishtar’ı diriltmek için kasabada cinayetler işleyip cesetlerden çeşitli parçalar toplamaktadır. Topladığı parçaları da kasabada düzenlenecek bir partide sunup Ishtar’ı diriltmeyi amaçlamaktadır. Konuya bakınca da fark edeceğiniz üzere daha ilk sahneden bize katili tanıtıp kaçınılmaz sona doğru ilerlerken Blood Feast’in hikâyesinde hiçbir twist barındırmaz. Bu sayede seyircinin filmde şiddete odaklanmasından başka bir çaresi yoktur. Daha kanla adam akıllı tanışalı birkaç yıl olmamış olan seyirci kesilen bacaklar, koparılan diller ile direkt olarak iç içedir artık. Her ne kadar toplumsal olarak büyük tepki çekse de seyirci gizliden gizliye kendisine zorunlu bırakılan bu durumdan hiç pişman değildir. Sadece 25.000 Dolar’a mal olan film milyonlarca dolar olarak geri dönmüştür.

Seyircinin şiddete olan açlığı kadar Lewis’in pazarlama başarısının da payı büyüktür. Aynı zamanda bir pazarlama - reklam profesörü de olan Lewis bu filmde bugün bile kullanılan birçok pazarlama numarasını deneme imkânına kavuşmuştur. Sinema salonlarının kapılarında ambulanslar bekletmiş, kusmuk torbaları dağıtmış, hepsi de Lewis- Friedman ikilisine para olarak geri dönmüştür. Hem Blood Feast hem de sonraki filmlerinde özellikle zıtlaştığı sansür kurumlarının, bazı eyalet ve şehirlerde bu filmleri yasaklaması tam da Lewis’in istediği şekilde filmin ününe ün katmıştır(Ayrıca İngiltere’de “DPP 74 Nasty Films” damgası alıp resmi olarak iğrenç kabul edilen en eski filmdir). Hem ana akım sinemanın hem de entelektüel kesimin ağzına geleni söylediği bu isim, bir sinema formu oluşturmuş; kendisini dikkate almayanları etkilemesine de az kalmıştır. Her ne kadar kendisi sürekli olarak “para için yaptım başka hiçbir amacım yok” dese de yakın zamanda Amerika’da ve Avrupa’da çıkan birkaç film ve yönetmenle birlikte(Carnival Of Souls filmi ve Mario Bava özellikle) bağımsız korku sinemasının en büyük tetikleyicileri oldular. Bugün “Goredon Lewis” veya “Godfather Of Gore” olarak anılmasını sağlayan film de bu oldu. Filmde akan kan, fırlayan organlar gore-splatter filmlerinin topuna ilham olduğu gibi, slasher ve teen slasher filmleri Blood Feast’den aldığı kıvılcımla bugünlere geldiği açıktır. Blood Feast birbirinden kötü, birbirinden yapmacık diyalogları, oyunculuklarıyla, çekimleri vs. arasında bile bugün saygı duruşunda bulunulan bir türün ilk filmi olarak sıyrılmayı başarabiliyor. Yıllar sonra Lewis’in kendi sineması üzerindeki etkisini kabul eden John Waters’ın “Spielberg, Saving Private Ryan’ın ilk 20 dakikasını Blood Feast’den çaldı” demesi boşuna değil.

Lewis perdeyi kana buluyor

Bu filmin hemen arkasından Lewis-Friedman ikilisi kazandıkları parayı gore’a yatırmaya devam ederler. Bu ikilinin sinemada kan ile yaptıkları her ne kadar para için yaptıklarını söyleseler de zamane Amerikasının ahlakçı ve yasakçı tavrına karşı bir savaş halini alır. Kanın ve cinselliğin kullanımından taviz vermezler. Blood Feast ile birlikte bir diğer efsane filmi 2000 Maniacs da tam bu anda ortaya çıkar. Yoldaki tabelalar ile oynayarak kasabalarına getirdikleri turistleri işkencelere maruz bırakıp eğlenen 2000 nüfuslu Pleasure Valley kasabasını anlatılmaktadır. Blood Feast’in öyküsündeki şiddeti doğuran mitolojik temelli bir karakter iken, bu sefer yerini sürekli birbirine fıkralar anlatan, gülüp eğlenen western karakterlerine bırakmasıyla ortaya eğlenceli, hareketli, alaycı ve geveze bir film ortaya çıkar. Finale kadar da çoğu zaman şiddeti küçümseyen bir tavır takınmasına rağmen; Herschell Gordon Lewis’de az göreceğimiz bir şekilde filme yerleştirilen twist ve politik metin ortaya çıktığı anda filmi bambaşka bir yöne çevirmeyi başarır. Bu filmle birlikte de estetikten ve inandırıcılıktan gram nasibini almamış sineması da Lewis’in asla bırakmayacağı tarzı haline gelmiştir. Bu sefer şiddetin hedefinde erkekler de girse de Lewis’in kadına şiddet uygulamadaki merakı gene gözden kaçmamış, zira ileriki filmlerinde erkeklere şiddet uygulamayı pek denememiştir. Ardından bugün Blood Feast ve 2000 Maniacs ile birlikte üçleme sayılan Color Me Blood Red gelmiştir. Pek tutulmayan bir ressamın resimlerinde gerçek kan kullanmasıyla birlikte isim yapmaya başlamasının anlatıldığı bu film Friedman ile ortaklığının da son filmi oldu. Filmdeki ressamın Lewis’in gerçek yaşamdaki haliyle ilişkisi gözden kaçmayacak bir ayrıntıydı. Lewis tekrar ciddi bir havaya bürünmekle birlikte manyaklıkta sınır tanımayan kan meraklısı katilleri, saf kadın karakterler ile buluştururken belki kan ve şiddetten seyircinin zevk alması, belki de sansür kurullarıyla zıtlaşma adına yaptığı keşifler muhafazakâr Hollywood sineması için yol gösterdiğini görebiliriz. Tutucu bir zihniyete tepki niteliğinde doğan bu sinema kısa zamanda tutucu bulunması ise hayli ilginçtir. Şiddeti uygulayanı yüceltmese de, şiddet uygulanan kadınların kişisel özelliklerindeki misojinist öğeler daha çok dile getirilir hale gelmiştir. Zamane özgürlükçü gençliği üzerinde etki bırakmak isteyen bir Hollywood’un bu filmlerdeki cevheri keşfetmesi zor olmadı ve korku sineması içinde ahlakçı bir yapı oluştururken kullanmaktan çekinmedi. Bu tip karakterler ve ahlaki tutuculukla bağdaştırılabilecek olaylar zinciri 80 sonrası teen slasher senaryolarının vazgeçilmez öğeleri ve temaları haline geldi.

Friedman’dan sonra tek başına

Bu üç filmin ardından Friedman ile de yollarını ayırmasıyla birlikte kariyerinde bir düşüş yaşamasına, gore explotation sinemanın dışında bir çok eser vermesine rağmen yılmadan belirli aralıklarla gore filmler yapmaya devam etti. The Girl, The Body and The Pill gibi sexploitation’a geri döndüğü, Something Weird gibi bilimkurguya göz kırptığı filmler oldu. Bunlar arasında en çok başarıyı yakaladığı ise çektiği en uzun film olan A Taste Of Blood ile gerçekleşti. Bir vampir filmi olan A Taste Of Blood ile birlikte de kariyerinin en eli yüzü düzgün, en yüksek bütçeli filmini gerçekleştirmiş oldu. Belirli aralıklarla sürekli olarak gore exploitation’da geri döndü. Bütün bu gelgitlerin arasında The Gruesome Twosome(1967), The Wizard Of Gore(1970) ve kariyerine ardından uzun bir süre ara vereceği Gore Gore Girls(1972)’ü çekti. Şiddet dozunu gelen onca eleştiriye rağmen düşürmeden devam ettiren Lewis’in kariyerine bugün baktığımızda The Wizard Of Gore’un şiddet bakımından bir adım önde olduğu söylenebilir. Bu filmlerde imkânı olmasına rağmen istismar sinemasının çiğliğinden çıkmamayı özellikle tercih etmesi dikkate değerdir. Kendisinin sinemayı bırakıp akademik çalışmalara ağırlık vermesiyle birlikte sinemaya onun takipçileri damga vurmaya başladı. Özellikle Night Of The Living Dead ve The Texas Chainsaw Massacre ile birlikte bağımsız korku sinemasının ana akımı etkilediği her alanda Lewis’in izine rastlamak mümkün. Tam 30 yıl sonra, 2002 yılında Friedman ile uzun aradan sonra yine buluştuğu ve geri döndüğü Blood Feast 2: All u can Eat ile de hala ne kadar tavizsiz olduğunu bize göstermiş oldu. Amerika’dan Avustralya’ya, İtalya’dan Japonya’ya bütün dünya üzerinde; Popüler sinema’dan, bağımsız sinemaya; İstismar filmlerinden, sanat filmlerine kadar perdeye kanın sıçradığı her filmde parmak izi olan bir adamın da tavizsin olması beklenirdi zaten.

26 Ocak 2010 Salı

1 Comment:

schwarzfahrer said...

Mükemmel bir yazı olmuş; kaynak mahiyetinde...

 
Sinema Dedigin... - Wordpress Themes is proudly powered by WordPress and themed by Mukkamu Templates Novo Blogger