Inception: Fikri yerleştirememek



Inception - Christopher Nolan


Rüyalar (veya hayaller veya gerçek dışılık), sinema sanatının öyküye yönelik en önemli limanlarından biri. Özellikle son 20 yılda en önemlisi. Son büyük sanat olmanın dezavantajıyla sinema sanatı sürekli olarak öykü sıkıntısı içine girmekte ve nedense tüm bu zamanlarda çıkışı çoğunlukla rüyaların başı çektiği "gerçek vs. hayal" içerikli öykülerde bulmakta. Çünkü sinemanın görsel bir sanat olmasının avantajını daha iyi kullanabileceği bir alan yok belki de. Böyle dönemlerde bu temaya yönelik keskin bir zekâdan ve iyi bir zanaatkârdan çıkmış işlerin yere göğe konulmaması da kaçınılmaz oluyor. Bu filmler de kusursuz bir film olmaktan çok, kusursuzluk algısı yüzünden eksikliği -bana göre- gözden kaçan filmler haline geliyor.

Inception da böyle bir film olup olmayacağına şimdiden kesin karar veremeyiz elbet ama öyle görünüyor. Filmi en azından "başyapıt" bulmayan biri olarak yapacağım öznel yorumların, öznel olabilme sebeplerini sıralayarak yazıma başlama gereği hissediyorum.


*Following ve Memento ile sinemaya ufuk açtığını düşündüğüm bir yönetmenin Batman sonrası eserleriyle beni tatmin etmeyen bir yola girmesi. Stüdyo sineması içerisinde çok daha kolay taviz vermeye başladığını düşünmem.

*Batman: The Beginning ile başlayan aksiyon merakının Nolan'ın Batman dışı tüm sinemasına zarar verir hale gelmesi.

*Nolan, kendisini var eden en önemli faktörün yetenekten çok “fikir” olduğunun, kâğıt üzerinde de, beyazperdede de onu farklı yapanın bu olduğunun farkında değil.


Inception'ı izledikten sonra Nolan ile ilgili söylenebilecek ilk cümle Nolan'ın artık bir stüdyo yönetmeni olması. Bu kaliteli bir ismin az bulunduğu stüdyo sinemasından iyi filmler izleyeceğimiz için sevindirici; bir Memento veya Following çekmeyecek olduğu için üzücü bir durum. Çünkü Inception açıkca gösteriyor ki Nolan stüdyo sinemasına büyük oranda angaje olmuş. Bir yandan tüm yaratıcılığını onlar için kullanıyor; bir yandan da onların beklentileri tamamen karşılayacak eserler ortaya koyuyor. Önceden söylediğim bu kadar önemli bir isim haline gelmesindeki en önemli etken olan yaratıcı fikirlere tuvalet kâğıdı muamelesi yapmasının temelinde bu yatıyor. Yoksa sırf "Mal(Marion Cotillard)" karakteri bile başyapıt çıkarmaya yetecek potansiyele sahipken, filmin son yirmi dakikası dışında görmediğimiz "yanın da yanı" bir karakter halini alıyor.


Belki de filmi izlerken en üzüldüğüm nokta da bu harcanmışlık durumunda yatıyor. Film baştan sona yaratıcı fikirler ile dolu iken; nedeni belirsiz bir şekilde bu fikirlerin oraya buraya savrulduğu merkeze ise türlerarası bu filmin içerdiği en sıradan ve klişe tür olan aksiyon sinemasının yerleştirildiği bir curcuna halini alması The Dark Knight'da kabul edilebilir, hatta olması gerekendir ama Inception'da asla. Filmin metin olarak rüyalar veya hayal-gerçek algısı üzerine kurduğu herhangi bir cümle veya teknik olarak her geçen sahnede derinleşen paralel kurgu bile filmin ikinci yarısı boyunca kesilmeden izlediğimiz aksiyon bombardımanını bize açıklayamaz. Çünkü Nolan’ın Inception’da elinde tuttuğu malzemenin en zayıf yönünde aksiyon sineması yatıyor. Bu tip özel tim hikâyelerine bu tip bir filmden bekleyebileceğimiz hiçbir yeniliği katmadığı gibi, tüm yavanlığıyla filmin en çok ve en önemli zaman dilimlerini çalıyor.

Film özellikle bu aksiyon öncelikli türlerarası yapısı ile günümüzün The Matrix’i olmaya çalıştığı söylenebilir. Söyleniyor da zaten. Kimileri bunu taklitçilik olarak dile getiriyor fakat ben bunu bir taklitçilik olarak değil, The Matrix’in 10 yıl önce sinemanın gelişimindeki rolü bugün için üstlenmeye çalıştığı için söylüyorum(zaten taklitçiliğin böyle bir sinema içerisinde eleştiri olmasının üzerinden yirmi yıl geçti) Çünkü 90’lar sonunda tam da hollywood’un yavanlaştığı sırada bir neredeyse blockbuster projesine aktarılan cinsten önemli bir bütçe sanatsal yanı güçlü, derinlikli bir filme aktarılmış, The Matrix’de kat be kat fazlasını yapımcılarına geri döndürmüştü. Bu kitleleri sinemaya çeken en önemli etken aynen bu filmden 7-8 yıl önce Terminator 2, ondan yaklaşık 10 yıl önce de Terminator ve Aliens’ın yaptığı gibi aksiyon sinemasını hem yenilikçi hem de etkin bir biçimde sinemasına yerleştirmesindeydi. Nolan’ın, Batman: The Beginning sonrasında aksiyon merakı ile birlikte böyle bir projede yer alması kaçınılmaz duruyordu zaten. Inception’da da yapmaya çalıştığı bu zira.

Başka yönden de film bazı açılardan Dark City’nin izini sürdüğü söylenmekte. Aslında tam tersine Inception’ın temel sorunu Dark City’nin izini sürmemesinde. Aslında Inception tüm malzemesiyle Blade Runner, Dark City gibi future-noir bilim kurgu filmlerinin izinde aynen onların yaptığı gibi yarattığı ortamı(Sine-masal şehri) ve oturaklı ve sade bir hikâye anlatımını hak etmekte. Nolan’ın Hollywood’un yeni harika çocuğu olmasının, eski Nolan olmamasının yarattığı temel problemlerden biri de bu. Hollywood’a kendini teslim etmiş olmasa da onun dilini fazlasıyla benimsemiş, sevmiş durumda.

Elbette tüm bu keşkeler üzerinden filmi eleştiremeyiz. Ama bu durum “keşke şöyle olsaydı” demekten öte elimizde var olan filme de zarar verir nitelikte. Özellikle öyküdeki ve kurgudaki birçok orijinal fikir, bu yönelim yüzünden adeta harcanıyor. Film üzerine yazılan birçok eleştiri ve analiz yazısı aslında söylediğim öyküdeki ve kurgudaki orijinal fikirler üzerine kurulu fakat filmde bir yan öykücük veya Tony Scott filmlerindeki kurgu bombardımanlarından herhangi bir değerinde. Bütün bu fikirlerin birer süs gibi yer aldığı filmde ise tüm başrolü ise son yirmi dakikaya kadar bir gizli operasyon, son 20 dakikada da daha önce birkaç sahne dışında anlatılmaya bile pek lüzum görülmeyen, yalapşap biçimde harcanan bir aşk öyküsü kapıyor. Oysa ki sonlara doğru aksiyon bombardımanı içerisinde harcadığı paralel kurgu bile bir filmi başyapıt yapabilecek nitelikte. Zira kurgu üzerine geliştirdiği bir fikir onun üzerine kurulu basit ve kaliteli bir öykü ile Nolan 10 yıl önce rahatlıkla bir başyapıt çıkarmıştı. Şimdi ise (pek aynı fikirde insan bulamasam da) üzerine 10 yıl harcadığı ve nice fikirlerini heba ettiği bu filmle kaliteli bir türler karması filmden öteye pek gittiğini düşünmüyorum.

Başta da dediğim gibi Inception keskin bir zekâdan çıkmış, iyi bir zanaatkâr’ın işi. Ama filmin etrafında oluşan hava hem eksikliğini hem de heba edilmişliğini kapatıyor. Son derece öznel bir yazı olduğunu kabul ediyor, Inception fırtınası dağıldıktan sonra bir daha izlemek üzere filmi rafa kaldırıyorum.

1 Ağustos 2010 Pazar

Paranormal Activity - Oren Peli

Paranormal Activity - Oren Peli

İnsanoğlunun en mahrem mekânında, bilincin ortadan kattığı anlara dair bir korku filmi çekmek zekice bir fikirdir. Bunu sadece insana dair değil herhangi bir doğa belgeselinde görsek bile geriliyorken(uykudaki geyiklere saldıran kaplanlar vs.); bir korku filminde karşımıza çıkınca etkinliği kat be kat artıyor normal olarak. Ama bu yeni bir şey değil. The Exorcist, The Haunting gibi korku başyapıtlarının seyirci üzerindeki etkilerinin dayandığı temel güç şeytan-cin gibi doğaüstü güçlerin etkileyiciliğini kullanmanın ötesinde; o doğaüstü güçleri insanın en korumasız olduğu mekanda, yani yatak odalarında ve zamanda, yani uyku anlarında ortaya çıkarmanın verdiği rahatsızlıktır aslında. Paranormal Activity de bu rahatsızlığı, gerçeklik algısını arttıran son dönemin moda tekniği amatör kamera ile birleştirince, yeni bir Blair Cadısı vakasıyla karşılaşmamız kaçınılmaz oldu.

Cannibal Holocaust, Blair Witch, [rec] ve uyarlaması Quarantine, Cloverfield, Diary Of The Dead ve son olarak da Paranormal Activity. Amatör kamera görüntülerinin yarattığı gerçeklik algısıyla beslenen bu korku sineması örnekleri önceden mockumentary başlığı altında alınırdı fakat başlı başına bir tür haline geldiler. Özellikle son üç yılda bu isimsiz türün her sene bir tane örneği yoğun bir ağızdan ağza pazarlama(WOMM) eşliğinde patlıyor, gişeyi hallaç pamuğu gibi atıyor, çoğunlukla düşük bütçesinin kat be kat üstünde kar elde edip kenara çekiliyor. Spielberg’ün(Dreamworks’un) keşfettikten sonra elden geçirip fragmanına kadar [rec] ile aynı pazarlama tekniklerini kullandığı Paranormal Activity ise bunun son örneği.

Paranormal Activity, inşa ettiği bu korku temelinin üzerine kurulan film ise bu gücü kullanmaktan son derece aciz. Yönetmen Oren Peli bu temel üzerine sıradan bir yapı inşa ediyor, Spielberg de “Ucuza kotarılan bağımsız korku filmi” imajının filmin sıradanlığını ne denli kapatacağının farkında. Filmde tek bir efekt olmamasını anlayabiliyoruz fakat, gerçekçilik üzerine kurulmuş bir filmin gerçekçilikten uzak bir çok olayı ardı ardına sıralayıp, (çok) benzer sahneler eşliğinde bizden 100 dakika boyunca o görüntülere bağlı kalmamızı istemesini pek anlayamıyoruz(veya anlayamıyorum)

Bunun yanında filmin erkek karakteri Micah’ın olayı cin(demon)’e kafa tutmaya, bir erkeklik mücadelesine çevirmeye başlaması ve kameranın fallik obje haline gelmesi var ki, Micah’ın kamerayı bu kadar çok kullanmasını ve ona tutkuyla bağlanmasını açıklıyor evet. Bu konuda bir sorun görmüyorum zaten. Hatta gayet sevdiğim [rec], Cloverfield gibi filmlerdeki kameranın elden düşmemesinin temellendirilmelerine nazaran daha açıklayıcı bir metin. Ama bu temel filme kategori atlatmıyor. Zeten basitçe “sevgilisine hava atmak için hayalete, katile vs. kafa tutmak” şeklinde özetleyebileceğimiz durum herhangi bir Amerikan korku sineması karakterinde rahatlıkla görebileceğimiz bir durum ve bu çok da derinlemesine incelenmiş değil.

Bu tür sinemanın son dönemdeki en büyük patlamalarını gerçekleştiren Cloverfield ve [rec] bu tarzın gerçekçiliğinden besleseler de aslında bu gerçekliğin yalan olduğunu seyirciye hissettiren filmlerdi. Bu yüzden de daha özgür hareket edebilmişler, filmi başka yönden güçlendirebilecek bir korku şovuna rahatlıkla girmişlerdi. Şok sahneler eşliğinde seyirciyi bir taraftan diğerine fırlatan bu filmler; kafasında soru işareti kalmadan seyirciye yeteri kadar korkutmayı başarmış bir şekilde sinemadan göndermiş veya ekran başından kaldırmıştı. Fakat Paranormal Activity, Blair Witch The Project’in yolundan gitmeyi tercih ediyor şok sahnelere pek bulaşmadan, basit bir korku ortamı yaratarak ve başta bahsettiğim temelin (mahrem mekânlarda korumasız anlarda ortaya çıkan korku öğeleri) güçlülüğüne sırtını yaslayarak filmi bitiriyor. Blair Witch The Project Türkiye’de ilk gösterime girdiğinde NTV’deki Beyaz Perde programında Tuna Erdem yaklaşık olarak şöyle demişti: “Amerikalıların bu filmi izlerken doğruluğuna inandıkları görüntüler vardı. Bu da onları korkutuyordu. Biz şimdi bu filmde gösterilenlerin hiçbir gerçekliğinin olmadığını biliyoruz. Bu film bizim için ne ifade edebilir?”(Hatırladığım kadarıyla aktarıyorum. Yaklaşık olarak kurulan bir cümle) Tam olarak katılmasam da hem Blair Witch The Project’in hem de Paranormal Activity’nin gerçekliğine inancımızdan kendimizi sıyırdığımız vakit filmden çok şey gidiyor. Karakterlerin içinde bulunduğu durumun gücü(ki iki film için de önemli korkuyu arttıran önemli bir faktör) bir anda yok oluveriyor. Bunun yanında bu gerçekçiliğin yarattığı hava ve atmosfer Blair Witch The Project’de yenilikçiyken artık taklitten öte bir yanı yok. Bu hissiyatı birebir on yıl önce yaşadık, üstüne bir şey eklemeden tekrarlamak sinema açısından anlamsız.

Bu filme salt bir şekilde pazarlamadan, satış başarısından ibaret demek belki biraz haksızlık olabilir(ki sinemadan ilk çıktığımda benim de düşüncem bu yöndeydi). Ama pazarlamanın bu filmin geldiği noktadaki rolü es geçilemez. Yönetmen ve senaristi Oren Peli hem filmin, hem de kendisinin bir balon olup olmadığını ileride yapacakları ve bu filmin geleceğe ne kadar kalacağı gösterecektir sanırım. “Ucuza kotarılan” film olması Paranormal Activity’nin bağımsızlığı mı, yoksa bu sıradanlığa bir kalkan mı? Sanırım bugün kestirmek zor.

29 Ocak 2010 Cuma

Ölüler Arasında Unutulmuş Bir Vampir: Martin

Martin – George A. Romero(1977)

“Ölülerin arasında kaybolmuş bir vampir”

George A. Romero, zombilerle ilgili neredeyse her filmde kendisine saygı duruşunda bulunulduğunu; zombilerle ilgili her yazıda isminden ilah gibi bahsedildiğini gördüğünde ne kadar gurur duyuyorsa; eminim “en iyi filmim” diye bas bas bağırdığı Martin’in bir türlü yüzeye çıkamaması onun o kadar sinirini bozuyordur. Aslında Romero ile ilgili filmografisine dair bir yazı bulursanız muhakkak size Martin’den bahsedecektir(hatta birçoğunda “pek bilinmese de Dawn Of The Dead ile birlikte en iyi Romero filmi” gibi cümleler görmeniz olası) Ama ne oluyorsa oluyor bu film bir türlü su yüzüne çıkamıyor. Peki neden hem eleştirmenlerin, hem Romero’nun, hem de fanlarının bu kadar sevdiği bir film bu kitlelerin dışına çıkamıyor?

Aslında o kadar da zor bir soru değil. Romero isminin sinema dünyası için ne ifade ettiğine bakmak yeterli: Romero = Yaşayan Ölüler(Zombiler). Romero’nun ne yazık ki Martin başta olmak üzere Crazies, Monkey Shines, Creepshow gibi kaliteli eserleri ölü dörtlemesinin görkemi altında o kadar ezildi ki bir türlü görünen filmler haline gelemediler. Ama bunların hepsinden ayrı olarak Martin sadece Romero sineması için değil, ait olabileceği, dahil edilebileceği her türlü janr(korku sineması, vampir sineması, dram, ergenlik filmleri vs.) için o kadar ayrıksı özelliklere sahip bir film ki bir türlü konumlanmamış olması, farklı beklentiler içinde kaybolup gitmesi normal.

Kısaca konusu, vampirlerin hiçbir niteliğine(Uzun köpek dişleri, gündüz dışarı çıkamama vs. ) sahip olmayan, bunun yanında kan ihtiyacını karşılamak için sürekli cinayetler işleyen ve bunun vicdan azabı içinde kıvranan genç vampir Martin’in kendisini küçüklüğünden itibaren şeytanlık ve vampirlik yüzünden dışlamış katolik büyük babasının evinde yaşadıklarını anlatıyor.

Romero bir vampir filmi konusunu alıyor ve ondan bir ergenlik trajedisi yaratıyor resmen. Martin’den bir yıl önce çekilen bir başka ergenlik trajedisi üzerine kurulu korku filmi Carrie(Brian De Palma) ile hikaye olarak benzerlikler taşıdığı görülebilir. Ergenlik, cinsellik, aile baskısı, din iki filmin de öyküsünün dönüm noktalarını oluştururken tür olarak bambaşka noktalara ilerliyor bu filmler. Carrie bu öyküyü bir korku sineması yapısı üzerinden ilerletirken; Martin’de Romero kendisinden hiç beklenmeyecek bir yöne sapıyor ve bir dram filmi çekmeye başlıyor.

Ailesinin çeşitli üyeleri tarafından sürekli şeytanlık ve vampirlik sebepleriyle baskı altında tutulmuş; vampirlere yapılan her muameleyi görmüş Martin’in trajedisi, vampir sineması içinde belki ucundan kendisi gibi aykırı bir vampir filmi olan The Hunger(Tony Scott)’daki John(David Bowie)’un trajedisine benzetilebilir ama o bile zorlama olur. Kaldı ki Martin bir vampir filmi olduğu kadar değil de. Romero film boyunca Martin’in öyküsünün temel hatlarını o kadar muğlâk bırakıyor ki; vampir mi, vampir olduğunu mu sanıyor, hayal mi görüyor hepsi muamma halinde filmin özüne güç vermeye başlıyor. Ama neresinden tutarsan tut öykü Romero seni götürmek istediği yere farklı trajedik bileşimler eşliğinde götürüyor ve acı faturayı finalinde kesiyor.

“Martin vs. Peder Merrin”

Bu faturayı Romero her filminde kesiyor. Belki de Romero sinemasını bu kadar özel ve güzel yapan da bu fatura. Sistemin kurumlarına sanatla kesilen acı fatura. İflah olmaz bir solcu olarak Romero; polisten, orduya; devletten, özel sektöre acımasız bir şekilde yumruğunu sallarken; Martin gibi görece yumuşak filminde din’i hedef aldığı her noktada birden kapkatı kesiliyor. Martin’in trajedisi din ile birleştiği her noktada Romero’yu diğer tüm korku sinemasından ayıran nokta açığa çıkıveriyor. ABD’de sistemin bütün kurumlarının kendilerini savunmak için kullandığı en güçlü silah olan sinema ve korku edebiyatı Night Of The Living Dead ile bir anda bu kurumlara çevrilmiş hale gelmişti. 70lerde ateizm korkusuyla din propagandası filmlerin(özellikle de The Exorcist) infial yaratması da cevabını da gene Romero’dan gördü. Bazı göndermelerle bu filmleri(özellikle de Exorcist’i) eleştirmesi bir tarafa; dinin ve din merkezli toplumların karakterize edilmiş hali niteliğindeki büyükbaba karakterinin film boyunca Martinin hayatında temele oturtulması; dini de Romero’nun temel meselesi haline getirmekte ve acımasızca saldırmakta. Her filminde olduğu gibi Martin’de de bu mesele o kadar zekice hem senaryoyla hem de filmle kontaklanıyor ki Romero’yu Romero yapan’ın sadece ölüleri diriltmek olmadığını açık açık gösteriyor.

Romero’nun devasa gore başyapıtı Dawn Of The Dead’den hemen önce yakın çevresiyle çektiği bu filmin ilk kurgusu 2 saat 45 dakika olmasına rağmen bugün sadece 95 dakikalık versiyonunu izleme imkanımız var. Böyle bir filmde 165 dakika boyunca Romero’nun neler anlatmış olabileceği ise birçoğumuzun merak konusu.

26 Ocak 2010 Salı

Kanaat Önderi Olarak Tarantino

Inglourious Basterds – Quentin Tarantino

Kanaat Önderi Olarak Tarantino

Tarantino’nun ortaya çıkışından itibaren sinemanın gidişatını tamamen değiştirdiği uzun zamandır bir fikir değil gerçek halini aldı. Bu değişimin ister kötü yönde olduğunu ister iyi yönde olduğunu savunalım, gerçek bu, sinema son 20 yılda bambaşka bir evrende. Sinemayı değiştiren bu yönlerinin izlerini belki Godard, De Palma gibi birkaç yönetmende sürebiliriz fakat bu değişim onun eseri, pek laf etmeye hakkımız yok. Belki postmodernizm sinemada tam karşılığını ararken Tarantino’yu buldu ve sinema zaten bu değişimi bekliyordu; belki de Tarantino dişiyle tırnaklarıyla böyle bir sinema yarattı bilinmez ama değişimin kendisi gün gibi ortada.

Tarantino 90larda kendi sinemasını oluştururken adeta bir tür pastişi içinde ortaya koyduğu filmler sinemanın(ve görsel her türlü malzemenin, özellikle popüler kültür öğelerinin) her köşesine o kadar sindi ki 90ların sonuna geldiğimizde bu tür pastişi artı sıkıcı bir hal almış durumdaydı. Kendisi ise o sıralar Jackie Brown ile farklı arayışlar içine girmişti bile. Tam da bu zamanda bir yenilikçi hamle daha yaptı, olayı daha da ileri götürerek Kill Bill ile “film pastişi” diyebileceğimiz tamamen filmlerin bileşiminden oluşan bir film ortaya koydu. Kendisine yakışır bir ileri hamleydi fakat bugün yaptıklarının sinema ve popüler kültüre etkisi o kadar hızlı ki bugüne gelinceye kadar bu da yeteri kadar tüketildi. Son 20 yılda oluşan beklentilerimizin de etkisiyle bu devirde Tarantino’nun yeni arayışlar içine girmesini bekliyorduk. Fakat Inglourious Basterds ile görünen, Kill Bill ile genişlettiği sınırların içinden artık pek çıkmaya niyeti yok. Tarantino o sınırların içinde tüm dünyayı yöneten bir sinema tanrısı.

Inglourious Basterds, Leone endamıyla Bir Zamanlar Batı’da gibi başlıyor, De Palma stilizmiyle Carrie gibi bitiyor. Film boyunca filmden filmde atlıyor. Birbirinden zeki karakterler politik doğruculuk nedir umursamadan o karizmatik cümleleriyle Golem’den giriyorlar; Riefenstahl’dan çıkıyorlar; Alman sinemasının altını üstüne getiriyorlar; aksanlar üzerine üstün yeteneklerini sergiliyorlar. Morricone’nin tüm filmografisine yayılan bestelerden, David Bowie’nin Cat People’ına kadar yayılan karma bir soundtrack de olmazsa olmaz. Yalan yok “Yahudi Avcısı” dışındaki diğer karakterlerin zayıflığı, kişisel olarak aksanlar üzerine yığılmış diyaloglardan “diğer filmleri kadar” yaratıcılık bulmamam dışında bir sinemaseveri hazdan haza koşturacak bir sinema şovu olduğu kesin. Ama Tarantino sineması içinde basit bir Kill Bill sonrası “Tarantino’nun 7. Filmi” olmaktan öteye geçemeyecek. Çünkü bu adamın sinema konusundaki bilgi ve hâkimiyetiyle Kill Bill formulünü uyduramayacağı bir sinema filmi yok bu dünyada. Atıyorum ileride Watergate Skandalını anlatan bir müzikal çekmek istiyorum dese, rahatlıkla tekrar hayranı olduğu yönetmenler arasında dolaşır, sinema dünyasının derinliklerine dalıp bir sürü yeni film bulur bugüne kadar büyük bir ustalıkla yaptığı gibi birleştirir önümüze koyar ve bayıla bayıla izleriz. Ama görünen o ki bugüne kadar tarz yaratan bir deha artık kendi tarzının takipçiliğinin ötesine pek geçemiyor.

Bununla birlikte evet bu film öyle bir formule uygulanmış altı tamamen boş bırakılmış bir “stil” filmi değil(Kill Bill de değildi). Yarattığı dünyayı boşlayamayız. Filmin kendini ileri götürdüğünü söylediği asıl iddia da burada başlıyor zaten. Inglourious Basterds “İçi sinefillerle dolu bir alternatif tarih filmi”. Tarantino, kendi dünyalarına, olaylara, durumlara (film içinde bazı yerlerde de dile getirildiği gibi) film izler gibi bakanların dünyasını yaratıyor. Başarılı olmaya başarılı ama kendini beğenmiş bir şekilde fazlasıyla idealize ettiği bu dünyadaki vahim olaylar ve politik olarak hatalı fikirler de diğer filmlerinde olmadığı kadar idealize.

Bir gerçek var ki şu sinema dünyası içinde Tarantino’nun kendini beğenmişliği kadar normal karşılanabilecek bir narsizm yok. Her yaptığıyla sadece sinemayı değil, popüler kültürü baştan aşağı etkileyen bir adamın kendini beğenmişliğini eleştirmek pek de gerçekçi değil, hakkı olduğunu da düşünüyorum. Ama o artık kendini beğenmiş efsane bir yönetmenden öte bir “kanaat önderi”. Her kanaat önderi gibi “hikmetinden sual olunmaz” bir şekilde yaptıkları ve söyledikleri karşılanıyor. Kendisi de bunun farkında.

Tarantino ilk çıktığından beri yoğun bir şekilde tartışılan bir konu Tarantinesk sinema içindeki ırkçı ve cinsiyetçi öğeler. Yönettiği, senaryosunu yazdığı, etkilediği bütün sinema eserleri içinde ırkçılık veya cinsiyetçilik olarak okunacak öğeler yer almış; bu öğeler de bazı kesimler tarafından ciddi tepkilerle karşılaşmıştır. Bu bence yanlış ve dogmatik bir tavırdı(r). Çünkü bu sinemanın ırkçılık, cinsiyetçilik gibi dertleri yoktur, tamamen umursamazdır, apolitiktir, sırf sinemasal güzelliği ve istismar etmeye yatkın tavrı için bu sinemanın içinde yer alır ve dikkate alınması gereksizdir. Zira Tarantino bunları asla filmin(veya kendinin) görüşü olarak sunmaz. Bugüne kadar Tarantino filmlerindeki bu öğelere hep böyle baktım ve çoğu zaman eğlenerek izledim. Tarantino hakkında benzer görüşleri paylaştığım birçok kişi de Tarantino’yu bu konuda hararetle savundu. Bugün görüşlerim değişmedi ama bu kadar da tavizkar olmamak gerektiğini anladım en azından. Çünkü Tarantino artık bir kanaat önderi ve Inglourious Basterds’da sevenleri tarafından yadırganmayacağının o kadar farkında ki bir II. Dünya Savaşı filmine yakışır şekilde ırkçılığın dibine vurmakta bir gariplik görmüyor. Önceki filmlerindeki ırkçılığın bu filmdeki idealize dünya ile artık farklı bir anlam taşıyacağının belki farkında değil ama ne kadar ileri giderse gitsin önderi olduğu çevre tarafından hoş karşılanacağının farkında. Dibine vurdukça vuruyor. Her ne kadar önceki filmlerindeki gibi ciddiyetsiz olsa da; bir tat olmaktan çıkıp filmin etrafında döndüğü mesele haline geliyor. Belli bodoslama bir anti-nazi meselesi değil, tüm Avrupayı dolaşıp, Amerikaya selam çakan bir çaba var filmde. Meseleye çift taraflı, hatta üç dört taraflı bakıldığı ancak ırkçılığın baki kaldığı bir çerçeve onunki… Ciddiyetsiz olmaya ciddiyetsiz ama bir tat olduğunu düşünüp es geçilemeyecek derecede yoğun bir durumda.

Bütün bunlar içinde herkesin ortak görüşü ortada bir Christopher Waltz oyunculuğu ve ona yazılan muhteşem karakter var. Bütün filmi taşıyacak derecede iyi bir karakter ve oyunculuk var. Aslında filmi güzel yapan birçok yönü var. Ama bütün bunlar filmi sadece güzel yapıyor ama Tarantino filmografisine bakınca hiçbir değeri yok bu güzelliğin.

Eşcinselliği Normalleştirmek

Milk – Gus Van Sant

Harvey Milk: İçimizden Biri

Son Akademi Ödül Töreni(2009)’ni hatırlayalım. Natalie Portman’ın kıyafeti, Hugh Jackman’ın sunumu, Mickey Rourke’un kolyesi, Slumdog ekibinin komiklikleri vs. eğlenceli olsa da çabuk unutulacak. Ama eşcinsel hareketinin geceye vurduğu damga öyle kolay kolay unutulmayacak. Ödül töreninden bir süre önce sinema dünyasının kalbi Los Angeles’ın da içinde bulunduğu California eyaletinde eşcinsel evliliği hakkının kaldırma çalışmalarının hızlanması eşcinsel hareketine desteğin yoğun olduğu sinema dünyasında da direk karşılığını bulur. Bu hareketin tam da kalbinde doğmuş Milk filmi de bunun sözcülüğünü yapar. Önce pek şans tanınmayan genç senarist Dustin Lance Black ödülü kapar ve sahnede için boşaltır, ardından da Mickey Rourke’un aylar öncesinden alacağına kesin gözüyle bakılan En İyi Erkek Oyuncu ödülünü bu filmdeki rolüyle kapan Sean Penn laflarını sıralar. Tabi bu laflar salondan da destek bulur. Bugün baktığımızda her ne kadar yasanın kaldırılmasını engelleyememiş olsalar da dünyanın herhangi bir ülkesindeki herhangi bir eve ulaşan bu görüntüler öyle hiç boş geçilecek cinsten değildir. Bunlar modern dünyanın en büyük fobilerinden birine indirilmiş sert darbelerdir.

Milk filmi de işte tam böyle bir ortamda doğmuş bir film. Amerikan Sinemasının güncel olaylara ne kadar çabuk tepki verdiği, ABD’yi ilgilendiren her türlü olayın karşılığını sinemada bulduğu, Amerikalıların ta ilk elle tutulur hale geldiklerinden beri sinemanın gücünün ne kadar farkında oldukları malum. Bugün zaten zar zor elde ettikleri bu hakkın da ellerinden alınmasına karşı ilk giriştikleri işin sinema olması boşuna değil. Bu yüzden de Milk’i tartışırken sinemasal başarısını, sinema dışı etkenler üzerinden de tartışmak gerek. Çünkü film olarak başarısı aslında tam da bunlar üzerinden şekilleniyor.

Milk, bunca etken arasında hem güçlü bir propaganda filmiyken bir yandan da propagandanın kalıplarından bir o kadar uzak bir film. Bugüne kadar yapılan propaganda sinemasının, daha doğrusu taraflı bir sinemanın kalıplarından çok uzakta duruyor. Geçmiş filmlerine de bakarak özellikle Gus Van Sant’ten kaynaklanan bir naifliğe, sadeliğe sahip. Harvey Milk karakterine bakışı da bu sadelik etrafında şekilleniyor. Bu da aslında onu diğer tüm eşcinsel filmlerinden ayırıyor. Bugüne kadar ya heteroseksüellerin fiziksel şiddetine maruz kalan ya da melodram gibi bir aşk hikâyesi içinde karikatürize edilirken bulduğumuz eşcinseller ilk defa normal bir insan gibi çıkıyor karşımıza. Hem de Harvey Milk gibi en süper kahraman haline getirilmesi mümkün karakter üzerinden yapılıyor bu normalleştirme. Sant eşcinsellik üzerine yapılmış filmlerdeki bu aşırılıkların(her ne kadar birçoğu ve daha kötüsü gerçek hayatta mevcut olsa da) büyük bir çoğunluğu homofobik olan heteroseksüel izleyici üzerinde irrite edici bir etkisinin olduğunun farkında. Bu yüzden bütün filmi normal herhangi bir insanı anlatır gibi, herhangi bir başarı hikâyesi anlatır gibi anlatıyor. Bu başta korkaklık gibi görülebilir fakat öyle değil. Değil çünkü Sant bunu yaparken eşcinsellik üzerine söylenmesi gereken her şeyi söylüyor. Aslında tam da bu yapısıyla ilk defa ana akım bir film, eşcinsel hareketinin temel çıkış noktasına değindiğini görüyoruz: Normalleştirme

Bugüne kadar eşcinseller tüm hareketlerinde tek bir amaç için mücadele ettiler: Normal bir insan gibi görülmek. Cinsiyetleriyle ilgili olsun olmasın her yerde gördükleri muamele onların normal insan olarak görülmemesinin sebebiydi. Çoğunluk onları ahlaksız yaratıklar olarak gördü, daha sonra da sözde iyi niyetli bir tavırla “hastalıklı insan” gözüyle görülmeye başladı. Yani toplumsal dışlamayla bir nevi “karantinaya alınmalı” tavrı sergilendi. Bugüne kadar homofobiye karşı saldırgan bir tavırda olan filmler aslında daha sert ve aşağılayıcı bir karşılık gördü(örn: İ.ne Kovboylar)

Sant ise ilk sahnesinden itibaren normalleştirici bir tavır izliyor ve sonuna kadar bundan vazgeçmiyor. Milk’in de herkes gibi aşkları oluyor, hırsları oluyor, yenilgileri oluyor, diğer siyasetçiler gibi bir türlü siyasetten kopamıyor, tavizler veriyor, politik oyunların içine giriyor, eski aşklarını hatırlıyor… Tıpkı herhangi başarılı bir politikacı gibi; yönetimiyle, oyunculuğuyla hiçbir abartma yapılmadan; karakterine cinsiyetinden ibaret bakmadan ve bunun üzerinden nefret kusan laflardan kaçınarak, Harvey Milk’in önce insan olduğunu üstüne basa basa dile getirerek çizilen bir portre bu. Filmde Harvey Milk’e de diğer eşcinsellere de önce eşcinsel sonra insan gözüyle bakmıyoruz. Harvey Milk hangi cinsiyetten olursa olsun o kadar bizden, o kadar insan ki; onun eşcinsellik mücadelesi, homofobisi tavana vurmuş bir insan için bile kendi mücadelesiymiş gibi görülebilir. Milk işte sinemadan önce bunu başarıyor. Eşcinsellik normalleştiriliyor. Film boyunca eşcinsellik ahlaksızlık olmaktan da, hastalık olmaktan baskın ve nefret dolu sözlerle değil bu tavrıyla çıkarılıyor. İşte bu yüzden propaganda kalıplarına hiç uymamasına rağmen ama bir hareketin özüne bu kadar iyi hizmet eden az film bulunur.

Aslına bakılırsa sinema olarak öyle ekstra bir güzellik içermiyor. Hele ki Sant’in 2000lerde ne kadar ekstra güzelliklere sahip filmlere imza attığını düşünürsek bu gayet basit bir film. Sinema olarak da tavan yapmış bir film görmek içten değilmiş aslında. Sant ilk 15-20 dakika kendine özgü bağımsız havayı böylesine ana akım bir filme çok iyi yedirse de sonradan öykü anlatma derdi içinde bu havayı kaybediyor, sadece iyi bir hikaye anlatıcısından ibaret kalıyor. Bizi de olası bir başyapıttan ediyor. Ama gene de Sant’in ana akım sinemayla flört ettiği en iyi film Milk.

Büyük konuşabilmek

The Reader – Stephen Daldry

imdb


Dünya sinemasının bir türlü bırakmak istemediği öykü kaynağıdır Yahudi soykırımı. Üzerine o kadar çok film izledik ki artık en farklı bakış açısına sahip olanlar bile sıradanlaştı. Costa Gavras’ın bugüne kadar hiç dile getirilmemiş bir şekilde soykırımı Vatikan ile ilişkilendiren Amen. filminin bile gözümüze ne kadar sıradan göründüğünü düşünün. Artık her insan için bu kadar sıradanlaşmış tarihi bir dönemden artık daha fazlası çıkmaz der demez bir film daha önümüze çıkmakta; kaçınılmaz olarak da Akademi Ödüllerinde de boy göstermekte. Her seferinde adından söz ettirmeyi başaran bu filmlerin başarısının tek sebebi gerçekten de Yahudi lobilerinin gazlaması mı yoksa başka sebepleri olabilir mi onu düşünmek lazım. Batı, bugüne kadar Yahudi Soykırımıyla her türlü hesaplaşmayı başarsa da faşizmin kendisi ile hesaplaşmayı tam anlamıyla başaramamasının sonucunu birebir eşleştirdiği Yahudi Soykırımıyla yüzleşerek gidermeye çalışması aslında hem kendileri hem de sinemaları için büyük bir çıkmaz oluşturuyor. Çünkü sürekli olarak bastırılmış bir ırkçılık Hitler adlı bir “evil” etrafında lanetlenerek vicdani rahatlığa erişiliyor. Vicdanen kendilerini rahatsız eden her olgu karşılığını bu olaylar zincirinde buluyor, yüzleşilmesi gereken birçok olay da bu sayede unutuluyor.

Özellikle 2000ler sinemasında aktarılan öyküler karşılığını empati olgusunun etrafında şekillendirmiş durumda. Daha kabaca söylemek gerekirse “iyi Almanlar da(Naziler de) vardı” cümlesini kurmak üzerine art arda filmler çekiliyor. Geçen senenin Amerika’da yankı uyandıran ve Oscar’ı kapatan tek Avrupa filmi Kalpazanlar gibi bu sene de The Reader patladı. 5 Dalda aday olup Kate Winslet Oscar’ı kaldırdı. Dediğim gibi bu sadece Yahudi lobilerinin çabalarıyla açıklanamaz, daha toplumsal daha derinlerde bir karşılığı var. Batı ülkeleri insanları empati ihtiyaçlarını da kendini sürekli olarak tekrarlayan bir şekilde bu vahşet etrafında şekillendiriyor. Böylesine bir tavrı doğru bulduğumuzu kabul etsek bile The Reader yanlış bir seçim.

The Reader Yahudi Soykırımı üzerine belki de bugüne kadar çekilen en amaçsız film. Tamamen düzensiz biçimde parçalara ayrılmış filmin her aşamasında alakasız durumlar ile karşı karşıya kalıyoruz. Bugüne kadar hollywood’un ve Oscar ödülü verilen filmlerin en iyi şekilde yaptığı neden-sonuç ilişkisini kurup bunu seyirciye en iyi şekilde yerleştirme konusunda bile büyük sıkıntılar çekiyor. Senaristin bütün öyküyü üzerine kurduğu “okuyamamaktan utanma” ve “hayatı pahasına bunu saklama” durumunun sebebini açıklamayan bir filmin bir anlamı kalır mı? Dikkatinizi çekerim tamamen öyküsü üzerine kurulmuş bir Hollywood filminden bahsediyorum. Sadece bununla sınırlı da değil. İki ana karakter dışında gerekli gereksiz birçok karaktere boğulan film neredeyse hiç birini sonuca erdirmiyor. Hepsine neredeyse figüran gibi davranıyor. Bir öyküye bu kadar derinden işleyen bunca karatere başı belli sonu belli değil muamelesi yapmak, her ne kadar öyküye belli bir destek için konulsa da o desteği verdikten sonra sanki hiç olmamış gibi davranmak belli bir adı olan yönetmene ne kadar yakışıyor düşünmek gerek. Böyle bir senaryoyu, öyküsündeki vurucu iki üç kısım için Oscar adayı yapan Akademi üyelerinin iki kere düşünmeleri gerek.

Bütün bu senaryo bozuklukları filmin amaçsızlığını perçinleyen yan etmenlerden öte değil aslında. Asıl amaçsızlığı tavrında taşıyor. İlk bölümlerde cesur bir tavırla ilerleyecekmiş gibi duran film her bölümde biraz daha çekimser bir tavır içine giriyor. Sona gelindiğinde ise ortaya çıkan korkak bir filmden fazlası değil. Gerçek bir Nazi suçlusu üzerine vicdani bir muhasebe içinde geçen birkaç bölümden sonra hepsini boşa çıkaracak sözler art arda söylenmeye başlıyor. Sonunda gene bütün ileri görüşlülüğü bir Yahudi üzerine bindiren tamamen anlamsız bir sahne ile bu konuda bugüne kadar yapılan yüzlerce Yahudi filminden hiçbir farkı olmadığını gösteriyor. Peki film bu noktada nereye ulaşıyor? Hiçbir yere. Aslında tamamen “Kid” karakteri üzerine bir film olması gereken bir film The Reader. İşleyişine bakarsanız bunu görebilirsiniz. Cinselliği keşfedişi, İlahlaştırdığı kadın figürünün yıkılışı ve ondan kopamayışı üzerine sıralanmış bölümlerden oluşuyor. Ama sürekli olarak Hanna karakterine kayıp soykırım üzerine bir şeyler söylemeye çalıştıkça hepsini mahvediyor, her şeyi çorbaya çeviriyor. Üstüne üstlük bu konudaki korkaklığı da cabası. Peki neden Kid’in gençliği ve yaşlılığını farklı kişi oynuyor da; Kate Winslet hem gençliği hem de yaşlılığı oynuyor? Oscar çabası mı yoksa makyaj konusunda yetersizlik mi? Gerçekten makyaj konusunda yetersizlikse eğer katılırım çünkü Kate Winslet’e yaptığınız makyaj ortada bir yetersizlik olduğunu gösteriyor.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Fanatizm Ortasında Aşk: Jungle Fever ve Ae Fond Kiss

Jungle Fever - Spike Lee imdb
Ae Fond Kiss - Ken Loach imdb


Aşk'ı anlatanlar hep zıtlıkları sevmiştir. Birbirinden çok farklı bileşimlere sahip iki kişiyi biraraya getirme çabası aşkı anlatanların vazgeçemediği bir istektir. Zıtlıklar içinde doğan aşklar her zaman peşinde vazgeçilmesi gereken olgular doğurur. A
ile,kültür, gelenek, iş, kariyer, para, arkadaş, ideoloji vs. devreye girer. Herhangi birinden; hatta hepsinden vazgeçmek kaçınılmazdır. O ilahi aşk bir anda hesap kitap işine döner. Seyirci her ne kadar ilahi aşkı istese de içinden tartma ölçme işleri ardı ardına beyinde dönmeye başlar. Böyle aşklar yaşamamış olan seyirci elbette o aşkın tüm duvarları yıkmasını ister, kendi yapamadıklarını başkasının yapmasını ister. "Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk"tır. Böyle hikayelerin de laf sokmayı seven yönetmenler tarafından ele alınması kaçınılmazdır. Bu hikayeleri de hala ilgi çekici kılmayı başaran da aslında bu eleştirel çerçevedir. Çünkü bu isimlerin eleştirel kuvvetleri ve cesurlukları bu hikayeleri başka noktalara çekmeyi başarır. Böyle bir zıtlıklar hikayesine en büyük eleştirel gücü katacak elbetteki faşizm'dir. Faşizmle dertleri bitmek tükenmek bilmeyen Ken Loach ve Spike Lee böyle bir hikayeyı güçlü bir çerçeveye sokması kaçınılmaz iki yönetmen. Faşizmin hem görünen hem görünmeyen yüzünü sürekli ifşa eden, insanların yüzüne tokat gibi çarpan iki yönetmen ve kariyerlerini oturttukları eleştirel temellerin aşk hikayesi arkasında yerlerini aldıkları; başyapıtları arasında bu yüzden biraz gözden kaçmış iki film: Jungle Fever ve Ae Fond Kiss


Spike Lee neredeyse bütün sinemasını Amerikadaki "African-American"ların sorunları üzerine kurmuş bir yönetmen. Zenci değil, siyahi değil hatta Afro-American bile değil: "African American". Amerika'daki Afrikalı Amerikalıların sorunları üzerine sinemaya başladığından itibaret son derece sert, hatta sinir bozucu filmler çekti. Afrikalı-Amerikalılar'ın yaşamı ve Beyaz Amerikalıların onlara bakış üzerine çektiği her filmde oklar üzerindeydi. Onun filmleri Irkçı Beyaz Amerikalılar eleştirmekten öte Amerikan toplumunun hatta tüm dünya toplumlarının köklerine, insanların duyularına kadar yerleşmiş ırkçılığı açığa çıkaran filmlerdi. Spike Lee bunun sadece Beyaz Amerikanlara özgü bir durum olmadığını çok da iyi biliyordu. Beyaz Amerikalıların ırkçılığının azınlıklar tarafından tepkisel bir ırkçılık doğruduğunun gayet farkındaydı. Jungle Fever da tam bunun yansıması bir film. Spike Lee A'dan Z'ye ırkçılık dersi verirken tek bir harf atlamıyor. Hem kendisine hem başkasına çuvaldızı köküne kadar sokuyor. O en tasasız şekilde izlediğimiz, aşkın gücüne koşulsuz inandığımız aşk hikayesi boyunca sayısız tokatı yüzümüze indiriyor. Sadece bize değil; hakları için yıllarını verdiği kendi renginden insanlara da tokatı en alasından indiriyor. Amerikada yaşayan bir African American ile bir İtalyan'ın doğan aşkına ilk önce arkadaşlar ırkçı darbelerini indiriyor. Açık seçik, insanın doğasına işlemiş bir faşizm.
"Bir zenciyle beraber olmak mı? İğrençsin"
"Bir beyazın tadına bakmak? Uuhh dostum sen ne yaptın?"
edaları eşliğinde aşk il darbesini yiyor. Fanatizm içinde kıvranan her toplulukta olduğu gibi dedikodu mekanizması takır takır işliyor ve bir anda bütün mahalle haberdar oluyor. O noktada da aile ikinci darbeyi indiriyor?
"Beni aldatması değil de benim yerime bir beyazı tercih etmesi işin en korkunç yanı"
"Nasıl olur da bir zenciyle yatarsın? Rahmetli annene hiç mi saygın yok?"
En sonda tabi mahalle geliyor. İtalyan kız mahalle'de saygı duyulan bir kızken bir anda kaltak oluveriyor, ideal African American koca pisliğe dönüşüyor. Cinsel ilişkiye girdikleri için değil, farklı ten renginden biriyle beraber oldukları için... Topluluk varlığını devam ettirmek ve aileye sahip çıkmak için cinsel ilişkiyi kolaylıkla örterken; farklı ırktan biriyle olan cinsel ilişkiyi tehdit olarak algılaması geç olmuyor ve üstünü örtmüyor; kesip atıyor. İtalyan kız "zenciyle yattığı için" ağzını burnunu dağıtan babasının evine kuyruğunu sıkıştırıp dönerken, babası da ses çıkarmıyor. African American erkek de ideal çiftinin yanına geri dönüp kızının sevdiği sesleri çıkarmaya devam ediyorlar. Aşk da toplumun beklentileri arasında sistemin bir numaralı silahı ırkçılık ile yok ediliyor, acı bir anı olarak kalıyor. İşte aşkın yeri bu kadar diyor Spike Lee, kutsal aşkınızın değeri bu kadar.



Ken Loach ise sinemasını gerçek hayatın arka yüzünü göstermek üzerine kurmuş bir yönetmen olarak Ae Fond Kiss'de aşka dair umutsuz bir film çekmiyor. Aşkı öldürmüyor, tam tersine var gücüyle yaşatıyor. Onun umutsuzluğu hoşgörüye dair. Onun için bütün filmi hoşgörüsüz karakterler ile dolduruyor. İşin kötüsü bir ticari sinema ustalığı olan karakter bütünleştirmesini de o kadar güzel yapıyor ki karakterle bütünleştikçe, onu sevdikçe onun hoşgörüsüzlüğü bizim hoşgörüsüzlüğümüz haline geliyor. Faşizm'den en uzak görünen karakterleri bile hoşgörüsüzlüğe çukuruna atıyor. Kutsal aşk bu hoşgörüsüzlük içinde yaşıyor, kutsal aile bu hoşgörüsüzlük içinde yaşıyor; din, kültür, gelenekler bu hoşgörüsüzlük içinde yaşıyor. Kutsal olan herşey için birileri kurban ediliyor. Roisin ve Casim aşklarını yaşatmak için bütün ailesini, geleneklerini, dinini hiçe sayıyor. Casim'in ablası evliliği için Casim'in aşkını ve mutluluğunu hiçe sayıyor. Aile, değerleri ve toplumdaki yeri için Casimin ve kardeşinin mutluluğunu hiçe sayıyor. Din bencilliğini en acımasız şekilde hiçe sayıyor. Roisin çıkarları uğruna kendisine binbir hakaret eden Peder'in karşısına kuyruğunu sıkıştırıp oturuyor. Peder(dolayısıyla din) kendi çıkarları için Roisin'e yapmasını söylediği yaşam da inanılacak gibi değildir.

Ken Loach sadece bununla da kalmıyor. Roisin ve Casim'in kutsal aşkını bile hoşgörüsüzlük çukuruna atıyor. Hem Roisin hem de Casim aşkın yaşaması için kendi çıkarlarını zorluyor karşı tarafa. Aşkın bile hoşgörüsüz, bencil olduğunu çarpıyor surata. ***spoiler*** Evet bütün bu hoşgörüsüzlük çukurunda deve güreşini aşk kazanıyor. Ken Loach'un farkı da burada ortaya çıkıyor. Ken Loach herhangi bir aşk filmindeki gibi kutsal aşkı yaşatırken, diğer kutsalları yok ediyor. Tüm değerleri yok ediyor. Yani aslında aşk kazanmıyor. Hoşgörüsüzlük yaşıyor. ***spoiler***

Okyanusun bu iki tarafından yıllardır içlerini bir türlü tam olarak boşaltamamış; bu dünyayla dertleri bitmemiş bu iki yönetmenin bu filmde birleşen ortak noktaları klasik sinemanın halısının altına itilen pisliklerini ortaya çıkarabilmenin yanı sıra üzerinde durdukları halıyı da ters düz edebilme kuvvetlerinden geliyor. Bu iki yönetmenden asıl hedef farklılaşsa da onlar eşliğinde Pakistandan Harlem'e uzanan hoşgörüsüzlük rüzgarına eşlik ederken eleştirilmeyen tek bir oluşum, tek bir olgu, tek bir varlık bırakılmıyor. Aynı anda Pakistanlı, İtalyan, İrlandalı, İngiliz,African American, Beyaz, anne, eş, evlat, kardeş, sevgili, arkadaş vs. olabilme yetileri. Hele ki bu satırları yazarken kendimi antifaşist görmeme rağmen yıllardır aşşağılayıcı anlamda kullanmasam bile zenci dediklerime African American demenin bile beni ne kadar zorladığını düşünürsek daha çok saygıyı hakediyorlar.

12 Mart 2009 Perşembe

Last Exit To Brooklyn - Uli Edel

Last Exit To Brooklyn - Uli Edel 

imdb


Bir kitabın, filmin veya herhangi bir sanat eserinin seyirciyi yaralaması pek zor olduğu söylenemez ama kalıcı bir hasar bırakması, istemekle olacak iş değil. Sinema için konuşacak olursak; en ucuz istismar filmlerinden, en büyük Hollywood prodüksiyonlarına; Uzak Doğunun ekstrem yönetmenlerinin sapkın filmlerinden, Avrupa’lı entelektüellerin sanat filmlerine kadar her yere sinmiş, işlemiş bir istek, seyirciyi yaralama isteği. Amaç ister para kırmak olsun, ister fikir beyan etmek isterse de bilinçaltını ortaya dökmek vs. hepsi bir noktada istismar ile birleşiyor. Bazı yönetmenlerin filmlerini amacına ulaştırması için seçtiği en kısa yol iken, bazı yönetmenler her ben sinema yapıyorum diyenin beceremeyeceği özel dile, hatta Pasolini gibi bir yönetmende sanatsal bir dile dönüşüyor.

Ama kolay değil. Seyircinin gözünden girip beyninde yara açmak ekranda ekstrem bir şey gösteren herhangi porno filminin, hatta reality show programlarını bile yaptığı bir şey ama; kalbine ulaşmak, kalbini yaralamak, kalbinde kalıcı hasar bırakmak, nedenini bilmediğimiz bir şekilde film her aklımıza geldiğinde bağrımızda bir rahatsızlık hissettirmek kolay değil. Bunu yapmak için işte o özel dile hem kalem hem de kamera olarak sahip olmak gerekiyor.


İşte bunu yapan özel filmlerden bir Last Exit To Brooklyn. Bu özelliği sağlayan en önemli unsur şüphesiz ki uyarlandığı kitabın yazarı Rupert Selby Jr. Kendisinden uyarlanan bir diğer kalp deşici film olan Requiem For A Dream’in de yazarı… Bu iki filmin de yönetmenlikleri insanı duvardan duvara vuran bir yapıya sahip olsa da, kalbe bıçağı saplayan en önemli öğe hikayenin çıkışı olmayan karamsarlığı, umuttan nasibi almayan yapısı ve gerçekçiliğinde yatıyor.

 

Last Exit To Brookyn ise Requiem For A Dream kadar umutsuz bir film değil. Requiem For A Dream gibi bütün çıkışları kapatmıyor. Bir çıkış bırakıyor. Son bir çıkış… Bu son çıkış Requiem For A Dream kadar umutsuz olmasa da onun kadar acı bir film haline getiriyor Last Exit To Brooklyn’i. Çünkü o son çıkışı gayrete, çabaya, başarıya vs. bağlamıyor. Sadece şansa bağlıyor. Şans eseri o son çıkıştan çıktın, çıktın; çıkamazsan dipte kalmaya mahkumsun. Kurtuluşun yok. Tek yapabileceğin tecavüzden zevk almaya bakmak. Çıkarsan da sadece Brooklyn’e çıkıyorsun. Brooklyn çıkmaktan mutlu oluyorsun. Brooklyn’e çıkmak istemiyor musun? Manhattan çıkışını mı mı arıyorsun? O anda Selby kocaman bir nah çekiyor sana. Manhattan’a çıkış yok diyor, Brooklyn çıkışını da kaçırdın artık diyor, çukurda kalmaya mahkumsun diyor. Çukurda kalanları görünce, kötü fabrikalarında çalışmaya dönen, sevmediği şişman bir kızla evlenmek zorunda kalan karakterlerin hikayesi bir anda mutluluk tablosuna dönüşüveriyor. Manhattan ise eski bir arabanın arka koltuğunda çıkarılmak zorunda kalınan güzel bir elbise oluveriyor. O elbisenin yerini üzeri yağlı bir garson yamağı yeleği alıyor. Manhattan cinsel özgürlüğün doyasıya yaşandığı birkaç gece olarak başlıyor, hayalara indirilen tekme olarak son buluyor. Brooklyn ise kendisini döven biriyle kızını evlendirmek zorunda kalan bir adamın, sevmediği şişman bir kızla evlenmek zorunda kalan bir gencin, kötü bir fabrikada işinin başına döndüğüne sevinen işçilerin mutluluk yuvası haline geliyor. Acı bir mutluluk. Olduğu yeri kabul edenlerin mutluluğu, etmeyenlerin kaçınılmaz çöküşü ile birleşince acılaşıyor. Gözlerden giriyor, beyni yaralıyor, orada kalmıyor kalbe saplanıyor.


Boşa değil bir kitabı direk ekrana taşımakla yapılacak bir şey değil bu. Bu taşıma gerçekçilikten ve tarafsızlıktan öte sıradanlık ve kalemin arkasına sığınmayı getirir. Ama kendi gücünü katan Ulin Edel’in kamerasında tarafsızlık ve gerçekçilik öyle kendini buluyor ki tutuculukla yorumlanabilecek birçok noktada insanın çenesini kapatıveriyor. Anlatılanlar o kadar gerçek, o kadar hayattan bir dille yansıtılıyor ki insan o yok oluşun içinde de çıkışın içinde de kendini görüyor ve ikisinden de acı duyuyor. En büyük istismarı da burada yapıyor aslında. Seyircinin yüzüne ayna tutuyor. Seyirci duyduğu rahatsızlıktan kimseyi sorumlu tutamıyor. Aynayı dört bir yana tutup sanatların en büyüğünü yapmak kolay da, bunu kamerayla, kalemle yapmak? Ulaşmaya çalışılan eğer bu ise bu istismar değil gibi görünen ama öyle olan film istismar sinemasının doruk noktalarından biridir. 

2 Mart 2009 Pazartesi

The Curious Case Of Benjamin Button - David Fincher


The Curious Case Of Benjamin Button - David Fincher





 

Genç Adam: Yaşlı olmanın kötü yanı ne?

Alvin Straight: Genç olduğunu hatırlamak.

(The Straight Story – David Lynch)


Bir çok büyük yönetmenin kariyeri içinde sırıtan eserler vardır. Bu esere iyi veya kötü demekten çok; yönetmen ile uyumsuzluğundan ötürü sırıtırlar. Özellikle gençliklerinde Hollywood içinde farklı çizgide ilerleyen yönetmenlerin Oscar’sız şu dünyadan gitmeme arzusu içinde çektikleri filmler olmanın yanında bazen daha derinlerde bir yönelim barındırıyor: Yaşlılık ve ölüm korkusu. The Curious Case Of Benjamin Button da ilginç bir şekilde her ikisini de içinde barındıran bir film.

 

"Oscarlık film" denilen "tür" yıllardır konuşulan bir şey. Yıllardır sinema yazarları Oscar alan filmler üzerine kafa patlatır, bir formül ortaya koymaya çalışır. Umut teması, Amerikan rüyası ve kahramanlık, Amerika’nın o zamanki politikalarına uygunluk, duygu sömürüsünün dozajı, yapılan kulis ve halkla ilişkiler çalışmaları ve arkasındaki şirket, Yahudi lobisi başta olmak üzere çeşitli çıkar gruplarının etkisi, ödülün verileceği kişinin kariyeri, filmin belirli bir kaliteye sahip olması vs. bir çok değişken düşünülerek Oscarlık film denilen ortaya konmaya çalışılır. Çoğu zaman doğru bulgular ortaya koysa da bu çizilen formüllere tam oturan bir çok filmin adının bile anılmadığı olur(Cinderella Man, Changeling vs.) ya da bir veya bir kaçı dışında hiç birine oturmayan filmlerin ortalığı kasıp kavurduğu(The Silence Of The Lambs, The Departed vs.) Tabii bütün bu değişkenleri ortaya koyma çabasının sebebi Akademiye olan güvensizlikte yatar. Ama Oscar ödüllerinin bu güvensiz imajı o kadar kuvvetliyken bile Amerika’nın, hatta Avrupa’nın en eleştirel yönetmenlerini, oyuncularını “Oscarlık film” çekip smokinler içinde penguenler gibi salonda gezindiğini, modacıların önünden kırmızı halıda yürüdüğünü görmek ilginç bile değildir, bir Oscar rutinidir.

David Fincher’ı da o salonda, ödüller sıralanırken görmek de bu senenin rutini. 90’ların sonunda Chuck Palahniuk gibi bir yazarın en aykırı, en anarşist romanına olabilecek en ateşli filmi çeken bir yönetmeni, bugüne kadar bütün filmleriyle bu tür formüllerden uzak kalan ve kendi türünü yaratan bir yönetmeni, 1o yıl sonra, daha 50 yaşına varmadan bu formuller içinde boğulan bir filmde bulmak ne yazık ki iç acıtıcı oluyor.


Ama Fincher’ın böyle bir filme yönelmesinin bambaşka bir sebebi var gibi görünüyor. İlk yarısında o çok eleştirilen Forrest Gump ile neredeyse birebir senaryosunun bir Amerikan Rüyası hikayesinden çıkıp, umutsuzluğa boğulmasının arkasındaki sebep de bu: Yaşlılık Korkusu. Nasıl ki geçen sene 90ların yerinde duramayan Coen’lerini son derece ağır ve oturaklı, mizahı derinlere itmiş bir filmle(No Country For An Old Man) gördüysek, 90ların bir diğer yerinde duramayanını da bu sene öyle görüyoruz. Görülen o ki yaşlılık korkusu hem yönetmenlere takdir edilme isteği getirirken, karamsarlığı da yanında getiriyor.

The Curious Case Of Benjamin Buton karamsar bir film. Korku dolu. Zamana karşı gelememeye, bir anlamda da insanlığın en büyük ütopyalarından bir olan “zamanda yolculuk”un imkansızlığına yakılmış bir ağıt. Fincher’da bütün derdini ana öykü de değil yan öyküde veriyor. Saat istediği kadar tersine dönsün zaman ileri gider, başka yolu yok, geçen zamanı geri getiremezsin. O saatin yerine asılan dijital saat de iç acıtıcı olduğu kadar gerçekçi de. O dijital saat bu filmdeki David Fincher’ı anlatıyor aslında. Geriye doğru çalışan eski saate ve bir ütopyaya yakılan ağıt ve ileriye doğru akan dijital saati kabullenme. Yok oluşu kabullenme.

Filmdeki ana öyküye göre küçücük yer tutan bu hikayecik de zaten filmin ana hikayesinden kopuk bir şekilde yer alıyor ve biraz kasıntı bir şekilde öyküye montajlanmış duruyor. Fincher başta ve sonra bu öyküyü o kadar ani hareketlerle ön plana çıkarıyor ki kopukluk açık bir hal alıyor. Sadece bu değil Fincher’ın zaman vurgusunu öne çıkardığı sahneler; özellikle de Daisy’ye araba çarpmasını anlatan sahne, filmden oldukça kopuk hatta hikayeye zarar verir nitelikte duruyor. Ama belli ki içini döktüğü bu hikaye ve sahneler Fincher için çok önemli yer tutuyor. Ana hikaye ile eklemlenmede başarısız olduğu göz önüne alınmazsa da film içinde de çok önemli bir yer tuttuğu aşikar.

Ana öykünün de bu yaşlılık korkusundan nasibini almadığını söylemek imkansız zira zaman olgusu Fincher’a ait bir dert olduğu görülse bile yaşlanma korkusu ona özgü bir korku olduğunu söylemek güç zira senarist Eric Roth’un da artık pek iyimser baktığı söylenemez. Birçok açıdan birbirine çok benzeyen Forrest Gump ile The Curious Case Of Benjamin Button’u yan yana koyduğumuzda bu karamsarlık her yerinden akıyor.

Bir yandan Benjamin Button karakteri yaşlı bir insanın ütopyasının ete kemiğe bürünmüş haliyken bir yandan da bu ütopyanın anlamsızlığının dile getirilişi. Filmin birçok yerinde andropoza girmiş erkek dokunuşunun ve hayallerinin hissediliyor olması bu ütopik hayalle alakalı. Bu yüzden de 50sinde bir daha izlenmesi gereken bir film The Curious Case Of Benjamin Button.

 

Peki bütün bunların Oscar ile alakası mı ne?

Hiçbir alakası yok. Film en büyük sorunu da zaten böyle dertlerin içinden bir “Oscarlık film” çıkarma çabası. Bu karamsarlık Akademi üyelerini ne kadar etkilemiştir bilinmez ama bugüne kadar sayılan şu “Oscar değişkenleri” içinde yer alanların birçoğu bu filmde de var. Hatta bütün bu karamsarlığın içinde yalancı bir atakla hayat devam ediyor demeye bile çalışıyor. Ama böyle öyküler Zemeckis ile, Spielberg ile güzel oluyor; bütünleşiyor, anlam kazanıyor. Fincher’a bir türlü oturmuyor oturamıyor. Bu filmin en büyük sorunu da bu yüzden David Fincher’ın ta kendisidir.




28 Şubat 2009 Cumartesi

Awakenings - Penny Marshall

Awakenings - Penny Marshall




Sinema istediği kadar görsel bir sanat olsun, eğer iyi bir hikayeye sahipsen işin %90ını daha başlamadan bitirdin demektir. Ama gerçekten öyle mi?

Bahsettiğimiz bir ABD filmiyse, Klasik yapıya sahip bir filmse, acı ama evet gerçek bu. Dead Poet's Society'den A Perfect World'e; La Vita E Bella'dan Shine'a sinema adına pek bişey yapılmasın varsın, iyi bir hikaye seyirciyi elde etmenin birinci kuralıdır. Seyirciyi etkilemek üzerine kurulu bir Hollywood sineması da zaten seyirciyi elde etmektedikten sonra önemi yoktur. İyi bir hikayenin yolu da Amerikan rüyası anlatmaktan geçer.

Awakenings'de bir Amerikan rüyası filmi. Yani seyirciyi hikayesiyle daha birinci dakikadan eline alabilecek derecede kuvvetli bir "umut" hikayesi. İstediği kadar aykırı bir film olsun en sisteme uyum manyağı Forrest'dan, en aykırı Tyler Durden'a kadar hollywood karakteri seyirciye umut ettirirse, işte o iyi hikayeyi iyi aktarabilmiş demektir ki istediği kadar sırtını hikayesine dayamış olsun o film iyidir ötesi yok.

Awakenings işte tam da bu yüzden iyi bir film. Çok iyi(kullandığım iyi kelimeleri, seyirci üzerine etkisiyle doğru orantılı bir iyi) hikayesi, iyi bir anlatımla syirciyi daha ilk dakikadan alıyor ve son dakikaya kadar bırakmıyor. Bir saniye sarkmıyor, bir saniye uzatmıyor, bir saniye olsun abartmıyor, bir saniye olsun sömürmüyor. Çünkü hikayenin buna ihtiyacı yok. Oysaki Leonard karakterinin aşırı dozdaki iki kriziyle bile seyirciyi salya sümük yapabilir(kaldı ki seyirciyi inandırmakta bir an olsun zorluk çekmeyecekRobert De Niro oynuyor bu karakteri) Ama Penny Marshall filme böyle sahneler koyarak diğer sahnelerdeki dozajın zarar göreceğinin farkında ve hiç girişmiyor. Çünkü Penny Marshall seyirciyi iyi tanıyor. Filmi ne kadar dozajda tutarsa o kadar samimiyetin yansıyacağını biliyor.

Peki gerçekten samimi mi? Yani kitabın yazarı Oliver Sacks da Penny Marshall da gerçekten bu filmi aktarmakta samimi mi? Üzerinden geçen 18 yılda o kadar Amerikan rüyası filmi gördük ki; o kadar umut aşılandık ki, o kadar çok film umut etmenin, çabalamanın iyi bir şey olduğunu söyledi ki bu konuda kesin bir yargıya varmayı imkansız hale getirdi. """"spoiler: İstediği kadar sonunda istediğimiz gerçekleşmesin; gene de "kaybetsen de umut etmeye devam et" filmlerini de az görmedik""""

İstediği kadar samimiyeti konusunda şüphelerimiz olsun, ABD sinemasının seyirciyi tahlil etmek konusundaki başarısı o kadar yüksek ki, başroldeki iki oyuncunun gücü o kadar yüksek ki, bir süre sonra filmden sinema sanatı beklemek yerine hikaye anlatımına kendini teslim ediyorsun, samimiyetine koşulsuz inanıyorsun.

23 Kasım 2008 Pazar

Paranoid Park - Gus Van Sant

Paranoid Park - Gus Van Sant

imdb

beyazperde

www.paranoidpark.co.uk

ABD sinemasında bugünlerde kendine has bir sinema yapan, bu kendine haslığı bile aşmaya çalışan ender isimlerden biri Gus Van Sant. en Hollywood'a yakın duran, en "kendinin olmayan" filmleri Good Will Hunting ve Finding Forrester'da bile bu böyleydi. To Die For gibi filmleri arasında en çok öykü içeren, öykü akışının en piyasaya yakın olduğu filmi bile kendine özel kılabilmişti. 90ların en kötü filmleri arasında eleştirmenlerin ilk üçten çıkarmadığı Pyscho bile tüm kopyacılığının arkasında aslında bir farklılık taşıyordu. 2000lerdeki üçlemesiyle(Gerry-Elephant-Last Days) tam da kendine has stilinin yerleştiği, ustalaştığı bir durumda Paranoid Park gibi bir filmle farklı sulara açılmak da Gus Van Sant'e yakışırdı ancak.

Elephant ve Last Days karakterlerin içine düştüğü boşluğu kendine dert edinmiş; sebepsiz, amaçsız karakterlerin çırpınışlarını buz gibi bir dille anlatan; seyirciyi de bu buz gibi dünyanın boşluğuna bırakmayı çok iyi beceren filmlerdi. Paranoid Park'da ise karakter yaşadığı buz gibi dünyadan çıkışın yolunu buluyor ve eski dünyasıyla çatışmaya başlıyor. Olaylar geliştikçe de bu çatışmalar farklı boyuta kayıyor. Elephant ve Last Days'in karakterlere dışarıdan bir gözle baktığını tam olarak kabul etmesem de bu sefer gerçek anlamda karakterin kendisi oluveriyoruz, özellikle kronoloji ikinci yarıda oturmaya başladıkça.

Tüm kendine has yapısına rağmen bu filmin Sant'in filmografisinde en yakın durduğu film Elephant. Aynen Elephant'daki gibi modern dünyanın sıkışmışlığından kurtulmaya çalışan bir karakterleyiz. Bu sıkışmışlığı Elephant'da karakterler vahşi bir tepkiyle aşmaya çalışırken Paranoid Park'da Alex kaçmaya çalışıyor. Ama başaramıyor. Vicdani rahatsızlığını aşma mücadelesi içinde gene ilk sığındığı kendi dünyası oluyor. Film boyunca bu vicdani kısılmışlığı aşma çabası içinde Alex'i izliyoruz, hep onunla oluyoruz, hatta o oluyoruz. ""spoiler"" Aştığımız anda da bu birlikteliğimiz son buluyor. Ama film bittikten sonra Alex olmaktan çıktığımızda Alex'in bir kağıda dökerek bu sorumluluğu üzerinden atması, vicdani cezasını çekti mi sorunusunu da beraberimizde geliyor""spoiler bitti""

Sant 2000lerde oluşturduğu tarzında, bu sefer ilk defa bu kadar müzik ve efekt kullanımı birebir etkin kullanılıyor. Kaykaylı sahneler, duş sahnesi, final sahnesi, kaza sahnesi bu müzik ve(ya) efekt kullanımıyla eşsiz sahnelere dönüşmüşler ama gene de Last Days ve Elephant'dan kopup gelmiş gibi duran sevişme sahnesi ve kaykaycı gençlerin koridorda yürüdüğü sahneleri tercih ederim.

Sant'in olgunluk eseri olarak görülmesi ise büyük bir hata, çünkü Sant sinemaya başladığından itibaren geçen 20 yılı aşkın süredir anladık ki hiç bir zaman olgunluk eseri vermeyecek, sürekli değişiklik ve farklılık peşinde bir "teenage". Hem kendi çektiği; hem de Tarnation gibi çekilmesine ön ayak olduğu filmlerde dert edindiklerine bakarak bunu rahatça söyleyebiliriz.

10 Temmuz 2008 Perşembe

 
Sinema Dedigin... - Wordpress Themes is proudly powered by WordPress and themed by Mukkamu Templates Novo Blogger