HAYAT'a dair her şey VAR

Hayat Var - Reha Erdem 

imdb

Reha Erdem hep kendi yolundan giden bir yönetmen olmuştur. A Ay, Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne çekildikleri dönem içinde Türk sineması içinde çok ayrıksı eserler olarak kalmıyor dünya sineması içinde de benzerini görmek pek mümkün olmuyordu. Biraz daha sanat sinemamıza yakın gibi duran Beş Vakit bile yarattığı gerçeküstü taşra dünyası ile adeta kendi haline özel bir film olarak sıyrılıveriyordu. Her filminde bambaşka bir sinemasal çaba içinde gördüğümüz Reha Erdem’in filmleriyle ilgili çok farklı görünse de ortak söylenebilecek birçok temel var belki ama asıl olarak her filminde yapmak istediği sinemayı perdede tavizsiz olarak izlemenin gücü asıl olarak. Bu durum bazen filme zarar bile verir hale geliyor ama Reha Erdem sinemasının asıl gücünün buradan kaynaklanıyor olması bu zarar es geçmek için önemli bir sebep.

 

Reha Erdem bu sinemasını Hayat Var’da da devam ettirdi. Hatta daha da ileri götürdü. Her biri kitleler tarafından başyapıt seviyesinde anılan filmlerinin yanına bir yenisini daha ekledi. Bir filmin başyapıt olarak anılması zor iş tabi de eleştirmenlerin film etrafında kopardığı hava boşuna değil. Sevelim veya sevmeyelim bundan yıllar sonra Türk sinemasında böyle filmler de varmış diye anılacak bir film olarak yerini edindi Hayat Var. Çünkü Reha Erdem her zamanki gibi farkını ortaya koydu sinemasında.

 

Reha Erdem sinemasında çok farklıymış gibi duran filmlerinde bile ortak nokta varsa bu da çocukluk ve ergenliktir. En ergenlikten uzak filmmiş gibi duran Kaç Para Kaç’ta bile ana karakter adeta çocukluktan ve saflıktan çıkıp çıkmama bunalımı içindedir. Büyükleri anlatan Korkuyorum Anne’nin karakterleri adeta ergenlik çağlarına yeni girmek üzere olan çocuklar gibidir.

 

A Ay ve Beş Vakit ile birlikte ise bu değişimin çizgisinde olan çocukları anlatan Hayat Var bu filmlerin yanında kendine yer ediniyor. Özellikle de Beş Vakit ve Hayat Var adeta bir ikileme gibi duruyor. Daha doğrusu hem ikileme hem ikilem. Çünkü Hayat Var öyle bir film ki Beş Vakit’de Reha Erdem bize ne anlattıysa -1 ile çarpılmış gibi, aynadaki yansıması adeta. Neredeyse birbirinin tersi sorunlar, birbirinin tersi karakterler, mekanlar… Ama birbirinin tersi gibi duran bu film birbiriyle aynı umutsuzluk, çaresizlik, sıkışmışlık içinde yüzüyor. Daha doğrusu Reha Erdem’in her filminde izlediklerimiz bu sefer Beş Vakit’tekinin tersi bir yönde giderek anlatıyor. Beş Vakit’in hiçbir zaman denize ulaşamayacağını bilen karakterlerini alıyor Hayat Var’da denizin ortasına atıyor.

 

Evet neredeyse hayatı denizden ibaret bir hayatı var Hayat’ın. O mavi deniz etrafını tamamen çevrelemiş. Denizi karaya bağlayan noktada zar zor ayakta duran evinin içinde bile maviler ve deniz peşini bırakmıyor. Yatalak dedesinin tuvaletinin yaptığı mavi leğeni, nefes aldığı mavi tüpü, her gün yedikleri balık o karaya zar zor tutunan evde etrafını çevreliyor. Karaya varmasını engelliyor. Biraz olsun karaya yakın kırmızı duvarlı okuluna girdiği anda etrafını mavi badanalı duvarlar, mavi önlüklü arkadaşlar çevirip, adeta ona dur diyor. O da duruyor. Mücadele etmiyor, kabulleniyor. İstemese de tek yolunun bu olduğunu düşünüyor. Ona göre kara yok, deniz var. Karayı görmemiş bilmiyor. Ağır ağır ilerleyen gemileri, sandalları biliyor. Arabayı, treni, uçağı bilmiyor. Sadece sesini duyuyor ama kendisi yok. Bu hızlı araçların sadece sesleri var. Hayat hız nedir bilmiyor, bilmek de istemiyor. Ama hız ile karşılaşacağını biliyor. Bir gün o lunapark’taki ahtapot’un kollarında savrulacağını biliyor. Bu hızın onun çok sevdiği çocukluğuna; kopkoyu, kıpkırmızı çocukluğuna mal olacağını biliyor. İstemiyor ama elinden de bir şey gelmiyor. Kanatları olduğu halde uçmak zorunda olmayan, hep kırmızı kafasıyla kalacak olan hindi’yi kıskanıyor.

 

Evet, bir de Hayat’ın kıpkırmızı çocukluğu var. Hiç kopmak istemediği, hep olmak istediği bir çocukluğu var. Eve gelir gelmez ilk iş mavi önlüğünü atıp kırmızı elbisesini giymek oluyor. Onun kadınlığa geçmek zorunda bırakacak olan bakkal amcasından hep kırmızı kaplı kekler, çikolatalar alıyor. Mavi önlüklü arkadaşlarına hep kırmızı kaplı kekleri dağıtıyor. Ama o kırmızı solmaya başlıyor. Hayat her geçen gün ergenliğe doğru yol aldıkça kırmızı pembeleşiyor. Annesinin, hayat kadını ablasının, hayatın her türlü sillesini yemiş komşusunun üzerindeki pembe elbiselerin renklerine benzemeye başlıyor üzerindeki kırmızı. Açıldıkça açılıyor. Bakkal amcası onu bilmeden her geçen gün daha fazla kadınlığın içine attıkça o da kırmızı kaplı çikolatalarla, babasının getirdiği kırmızı oyuncakla çocukluğuna daha fazla tutunmaya çalışıyor. Çocukluğunda daha fazla kalabilmek için babasının eşcinsel arkadaşından medet umuyor ama boşuna, her geçen gün ergenlik ve kadınlık onu daha da bir çevreliyor. Hayat ise mücadele etmiyor, kendini ahtapot’un hızla dönen kollarında buluveriyor. Ahtapot’un kolları hızlandıkça Hayat korkuyor, Hayat ağlıyor. Hayatın her türlü sillesini yemiş komşusu yanında zevkten dört köşe olurken, Hayat gözlerini kapatıyor, elini yüzünden kaldırmamayı tercih ediyor. Ama komşu teyzesi tavşanının acısını göre göre aleti tekrar çalıştırtıyor. Hayat’a bunu yaşamalısın diyor, zorundasın diyor, korksan da acı da çeksen bu aşaman geçmelisin diyor. Alet hızlandıkça rahatsız edici, korkutucu bir hal alıyor ama Hayat karşı koymuyor. Her zaman yaptığı gibi kabulleniyor. Kırmızı elbiseleri artık tamamen pembeye dönüyor. Hayat, Orhan Gencebay’ın şarkısındaki gibi hayatın tüm var olan duygularını tadıyor. En azından tatmak zorunda olduğunu anlıyor. İstemeye istemeye de olsa tadıyor. Zamanı durduramayacağını, geri döndüremeyeceğini biliyor, bu yüzden de mücadele etmiyor. Çocukluğunda geçirdiği her bir dakikayı kar sayıyor. Ama Hayat film ilerledikçe, öyle kalamayacağını anladıkça, etrafındaki tüm unsurlar onu çocukluktan çıkarıp hayat kadınlığına attıkça, o çaresiz o yöne gidiyor. Ama hayat kadınlığına gittiği yolda kendisini ilk fırsatta atacak başka yol buluyor. Mavilerden ve pembeleşmeden kurtulamayacağını anlıyor ama mavinin tonuna kendisinin karar verebileceğini görüyor. Soluk mavi t-shirt’lü çocuğu tercih ediyor. Kıpkırmızı oyuncağına tekmeyi atıyor. Çekmeyen TV’sinden medet ummayı bırakıyor. Hız için yani ergenlik için yani cinsellik için karaya veya havaya çıkmak yerine denizde hızlı olmanın yolunu buluyor. Başkalarının ona giydirdiği pembeleri bırakıyor, kendi pembesini seçiyor, yani o kıskandığı hindi olmayı başarıyor.

 

Bu kadar güçlü yapısının önce görsel bir gücünün olduğunu düşünüyoruz filmi izlerken, daha sonra Reha Erdem’in sesleri ne kadar muhteşem kullandığını fark ediyoruz, başka yerde duysak kaçacağımız müziklere eşlik edecek hale geliyoruz. Bir bakıyoruz o küçücük kız doğru düzgün tek kelime etmediği filmde koskoca oyunculara taş çıkaracak bir oyunculuk sergiliyor. En sonunda bir bakıyoruz, her yerinden mükemmellik taşan bir şaheserle başbaşayız. Sinema’dan çıkıyorum önce pek etrafımı göremiyorum. Yanımda arkadaşım var, başta konuşmuyoruz. Önce Hayat var bir de ben varım. Sonra Hayat var bir de ergenlik çağındaki genç kızlar var. Bir an sonra Hayat var bir de tüm dünyadaki kadınlar var. En sonunda Hayat var, sınıf arkadaşı var, bakkal amcası var, babası var, annesi var, komşusu var. Yani Hayatın hayatını çevreleyen hepimiz varız. Bunları izlerken Reha Erdem ismi en son aklımıza geliyor. Hiçbir zaman çıkmayacak şekilde geliyor. En sonunda ben varım, yanımdaki arkadaşım var. Ama en önemlisi iyi ki sinema var, bu sayede Hayat Var.

1 Nisan 2009 Çarşamba

2 Comments:

adsoy said...

hayat var ve yok...
reha erdem, kentli olup kenti yaşayamayanları ne güzel de anlatıyor.

Travis said...

orhan gencebay çok yakışmış filme..

 
Sinema Dedigin... - Wordpress Themes is proudly powered by WordPress and themed by Mukkamu Templates Novo Blogger